Anasayfa

Ayın Konuğu

Hannah Arendt’in, 1961’deki Eichmann davası ile ilgili olarak ortaya attığı “kötülüğün bayağılığı” kavramı, özellikle Yahudi kesimi tarafından olan biteni masum göstermekle kınanmasına neden oldu. Oysa o “kötülük”te soğukkanlı rutinin bir anını görüyordu. Arendt’in kitapları büyük ölçüde kişisel deneyimleriyle ilişkilidir.

Felsefe Dünyası'na Hoşgeldiniz
Brahmanizm PDF Yazdır E-posta

Brahmanizm, M.Ö. yaklaşık II.yüzyıla doğru Brahmanlar Vedizm'den, kendilerinin toplumun, ilk planında işgal ettikleri yeri haklı gösterecek olan bir din çıkardılar. Kelimenin dar anlamıyla Brahmanizm diye adlandırılan inancın çıkış noktası buna dayanır.

Devamını oku...
 
Materyalizm (Maddecilik) PDF Yazdır E-posta

Maddecilik, özdekçilik veya materyalizm, madde ve maddenin hareketleri ile değişimleri haricinde hiçbir şeyin varolmadığına dair felsefî teori sistemidir. Bu görüşü benimseyene maddeci, özdekçi veya materyalist denir. Ayrıca Popüler kültürde materyalizm, maddî varlıklara ve fiziksel rahatlığa ruhanî değerlerden daha fazla önem verme anlamında da kullanılır.

Devamını oku...
 
İdealizm PDF Yazdır E-posta

İdealizm

İdealizm, felsefede, en geniş anlamıyla, dinsel güçlerin evrendeki tüm süreçleri ya da olup bitenleri belirlediğini savunan tüm felsefe öğretilerini içerecek biçimde kullanılan terim.Varolan her şeyi "düşünce"ye bağlayıp ondan türeten; düşünce dışında nesnel bir gerçekliğin varolmadığını, başka bir deyişle düşünceden bağımsız bir varlığın ya da maddî gerçekliğin bulunmadığını dile getiren felsefe akımını niteler.

Devamını oku...
 
Pragmatizm (Faydacılık) PDF Yazdır E-posta

Faydacılık

Felsefede Faydacılık, hem iyinin teorisi hem de doğrunun teorisidir. İyinin teorisi olarak faydacılık refahcıdır (welfarist). İyi en fazla faydayı sağlayandır ve burada fayda zevk, tatmin veya bir nesnel değerler listesine göre tanımlanır. Bir doğru teorisi olarak ise faydacılık neticecidir (consequentialist). Doğru hareket bir şeyin uygulanabildiği ölçüde gerçek olduğu savına dayandırılmıştır. Buna göre eğer bir olgu ya da görüş pratikte uygulanabiliyorsa ve başarı veriyorsa o şey mekanizmaları tartışılmaksızın doğru kabul edilmelidir, tersi durumda da yolunda gitmeyen şey araştırılmaksızın çöpe atılmalıdır. Ampirizm ile yakın alakası olan bu felsefi akımı teorik düşüncenin tam tersi olarak nitelemek yanlış olmayacaktır.

Devamını oku...
 
Felsefe PDF Yazdır E-posta

Düşünbilim veya felsefe, sözcük kökeni olarak Yunanca seviyorum, peşinden koşuyorum, arıyorum anlamına gelen "phileo" ve bilgi, bilgelik anlamına gelen "sophia" sözcüklerinden türeyen terimin işaret ettiği entelektüel faaliyet ve disiplin. "phileo"=sevgi "sophia"=bilgi veya bilmek kelimelerinden türemiştir. Philosophia=bilgelik arayışı,bilgiyi sevmek,araştırmak ve peşinde koşmak anlamlarına gelmektedir. "Filozof" da bilgeliğe ulaşmaya çalışan kişidir.

Devamını oku...
 
Immanuel Kant


Immanuel Kant
, 22 Nisan 1724 Königsberg – 12 Şubat 1804 Königsberg tarihleri arasında yaşamış olan ünlü Alman filozofu. Alman felsefesinin kurucu isimlerinden biri olmuş ve felsefe tarihinin kendisinden sonraki dönemini belirleyici olarak etkilemiştir.

Devamını oku...
 
Varoluşculuk PDF Yazdır E-posta


Alm. Existenzialismus, Fr. existentialisme, İng. existentialism

 Varoluşçu felsefe düşüncesini temel olarak alan bütün düşünsel uğraşılara verilen ad.

Başlıca temsilcileri: Jean Paul Sartre, Albert Camus, Merlaeu-Ponty, Simone de Beauvoir, Gabriel Marcel, Martin Heidegger ve Karl Jaspers'dir.

Fransa'da bir felsefe - edebiyat akımı olarak biçim almıştır. J. P. Sartre'a göre; varoluş özden önce gelir ve her bir kimseye bir öz kazandırmayı sağlayacak özgürlükle özdeştir; insan ne ise o değildir, ne olmuşsa odur. İnsan kendini kendi yapar, daha önce kazandığı bazı belirlenimlerin elverdiği ölçüde kendine biçim verir, kendini oluşturur.


Martin Heidegger Heidegger
'e göre "İnsanın özü varoluşundadır." yani "dünyada-olma"sındadır. Yalnızca insan "gerçek varoluş"tur. Çünkü yalnız insan var olanın (kendisinin) sınırlarını aşıp varlığa adım atabilir. Yalnız insan var olan olarak kalmaz, kendini var olan olarak anlayabilir: bütün öteki şeyleri anlayabilmesinin temeli de budur. Böyle olunca varlıkbilim bütün öteki bilimlerin dayanağıdır; Heidegger ağırlık merkezi ahlak felsefesi ve insanbilim ile ilgili sorunlar olan her varoluşçu felsefenin karşısına bilinçli olarak bir varoluşçu varlıkbilim koymak ister; böylece varlığı var-oluşta arayarak felsefenin temel sorunu olan varlık felsefesine dönmüş olur. Varlığın (Sein) araştırılması gereken yer varoluştur (Existenz). İnsanın özü varoluşunda olduğuna göre, varoluştan kalkarak varlık sorusu yeniden düzenlenmelidir.


Karl JaspersJaspers, her varlıkbilimde, varoluşsal olanın bir katılaşması ve yozlaşması tehlikesini görür; onun yöntemi varoluşu açma, aydınlığa çıkarma (varoluş aydınlanması) yöntemidir; ama, kendi felsefesinin salt bir varoluş felsefesi olduğunu ileri sürmekle birlikte, kendisi de bilincin ötesine geçen bir fizikötesine yönelişiyle varoluş felsefesinin dışına çıkar.

 * * *

"Varoluşçuluk deyimi ilk kez 1929 yılında kullanılmıştır. Varoluşçuluk "ben"le "varoluş"un ayrılmazlığı düşüncesinden yola çıkar. Bunu yaparken de gizemci bir filozof olan Kierkegard’ı temel alır. Bu düşünüre göre insan tanrı ve ne etse önleyemeyeceği ölümsel hiçlik karşısında tirtir titreyen zavallı bir yalnız yaratıktır. Tanrı korkusu veya ölüm korkusu ile titreyen bu insan ne olduğunu bilmiyor, sadece varolduğunu biliyor. Demek ki ben’le varoluş özdeştir. Öyleyse bu bensel varoluş sorunu ölümsel hiçlik karşısında nasıl konulmalıdır?

Devamını oku...
 
Sarte PDF Yazdır E-posta


Jean-Paul Sartre
(tam adı: Jean-Paul Charles Aymard Sartre) (21 Haziran 1905, Paris - 15 Nisan 1980, Paris), Fransız yazar ve filozof.

Felsefi içerikli romanlarının yanı sıra, her yönüyle kendine özgü olarak geliştirdiği varoluşçu felsefesiyle de yer etmiş; bunların yanında Varoluşçu Marksizm şekillendirmesi ve siyasetteki etkinlikleriyle 20. yüzyıl'a damgasını vuran düşünürlerden biri olmuştur. Her şeyden önce bir anlatıcı, denemeci, romancı, filozof ve eylemci olarak yalnızca Fransız aydınlarının temsilcisi olmakla kalmamış, özgün bir entelektüel tanımlamasının da temsilcisi olmuştur.

 


Hayatı

Babasını ufak yaşta yitiren Sartre, annesinin ailesinin yanında büyüdü. Olgunluk sınavını Louis le Grand Lisesi'nde verdi. Daha sonraki eğitimini Ecole Normale Supérieure'de, İsviçre'deki Fribourg Üniversitesi'nde ve Berlin'deki Fransız Enstitüsü'nde sürdürdü. Çeşitli liselerde öğretmenlik yaptı ve 1928'de Simone de Beauvoir'la tanıştı. II. Dünya Savaşı sırasında Almanlar tarafından hapse atılmasının sonrasında direniş hareketine katıldı. Sinekler adlı ünlü oyunu bu şartlarda yazıldı ve sahnelendi. Aynı şekilde, Varlık ve Hiçlik adlı kendi felsefesini açıkladığı ünlü eseri de bu sırada yazıldı.( 1943 )1945 yılında öğretmenliği bıraktı ve "Les Temps Modernes" adlı edebi-politik dergiyi çıkarmaya başladı. Kitaplarının neredeyse tümü edebi ve politik sorunları işleyen kuramsal metinler olarak şekillendi. Sartre, savaş sonrası dönemde ise özellikle politik etkinlikleriyle öne çıkmaya başladı. Soğuk savaş dönemi boyunca birçok eleştirisine rağmen Sovyetler Birliği'ni desteklemiş, Fransa'nın Cezayir'e karşı yürüttüğü savaşa karşı çıkmıştır. Çıkardığı dergi, bu bağlamda yoğun bir etkinlik göstermiştir.

Devamını oku...
 
Hannah Arendt Yazdır E-posta

Eyleme yetisi, insanın yetileri ve olanakları arasında kuşkusuz en tehlikeli olanıdır.
Hannah Arendt

• 14 Ekim 1906’da Hannover’de doğdu. Königsberg’de sosyal demokrat görüşlü, asimile olmuş bir Yahudi ailesinde büyüdü.

1924-1929 arasında Marburg’da Martin Heidegger ve Rudolf Bultmann’ın, Freiburg’da Edmund Husserl’in ve Heidelberg’de Karl Jaspers’in öğrencisi olarak felsefe, ilahiyat ve Yunanca eğitimi gördü.

1928’de Jaspers’in yanında Aziz Augustinus’ta Sevgi Kavramı ile doktora derecesini aldı.

1929’da Berlin’e yerleşti ve gazeteci Günther Stern ile evlendi. Stern daha sonra Günther Anders takma adı ile filozof olarak tanındı. Çift 1937’de ayrıldı.

1933’te Gestapo tarafından tutuklandı, Fransa’ya kaçtı.

1940’a dek çeşitli Yahudi örgütlerinde sosyal görevli olarak çalıştı. Dünya Siyonist Örgütü üyeliği (1943’e dek). Walter Benjamin ile dostluk kurdu.

1940’ta Heinrich Blücher ile evlendi.

1941’de Portekiz üzerinden ABD’ye gitti.

1953’ten itibaren Princeton, Harward, New School, Brooklin College (New York) ve University of California, Berkeley’de dersler verdi.

1961’den itibaren Kudüs’te Rudolf Eichmann’a açılan davayı muhabir olarak izledi.

1963’ten itibaren University of Chicago’da, New School for Social Research’te (New York) profesörlük, University of Aberdeen’de “Gifford Lectures”.

4 Aralık 1975’te New York’taki evinde öldü. 


Yapıtlarından seçmeler

 

On Violence (1970) (dt. 1970: Macht und Gewalt)

Men in Dark Times (1968) (dt. 1989: Menschen in finsteren Zeiten)

A Report of the Banality of Evil (dt. 1964: Eichmann in Jerusalem)

On Revolution (1963) (dt. 1963: Über die Revolution)

The Human Condition (1953) (dt. 1960: Vita Activa oder Vom tätigen Leben)

The Origins of Totalitarianism (1951) (dt. 1955: Elemente und Ursprünge totaler Herrschaft)


Etkisi


Hannah Arendt’in, 1961’deki Eichmann davası ile ilgili olarak ortaya attığı “kötülüğün bayağılığı” kavramı, özellikle Yahudi kesimi tarafından olan biteni masum göstermekle kınanmasına neden oldu. Oysa o “kötülük”te soğukkanlı rutinin bir anını görüyordu. Arendt’in kitapları büyük ölçüde kişisel deneyimleriyle ilişkilidir. Weimar Cumhuriyeti’ndeki şiddetin, ama hepsinden önemlisi Üçüncü Reich’ın yasallaşmış şiddetinin etkisi altındaki düşünceleri özellikle modern uygarlığın karanlık sayfalarını ele almıştır: Totaliter sistemlerin ortaya çıkışı, hümanist gelenek ve insanlık dışı olan, yapısal şiddet ile kişisel sorumluluk arasındaki ilişki. Siyasi eylemin eleştirmeni olarak, gerek İsrail devletinin kuruluşundan sonra siyonizm tehlikesine karşı uyarıda bulunurken, gerekse Eichmann üzerine yazdığı kitabı yüzünden Kudüs’te dostu Gerschom Scholem ile arası bozulurken, çelişkiler karşısında çizgisini korumuştur. Arendt, Adorno’yu değersiz bulduğunu birçok kereler açıkça dile getirmiştir. Savaştan sonra Heidegger ve Heidegger’in hatalarıyla barışmıştır.

 
Martin Heidegger

"Her soru sorma bir aramadır."
Martin Heidegger


• 26 eylül 1889’da Baden’da Messkirch’te doğdu.

• 1909-1916 arasında Freiburg’da felsefe ve teoloji, bu arada ayrıca doğa bilimleri okudu.

• 1913’te Psikolojizmde Yargı Öğretisi ile doktorasını aldı, 1916’da Heinrich Rickert’in yanında Duns Scotus’ta Kategoriler ve Anlam Öğretisi ile doçent oldu.

• 1916-1923 arasında Freiburg/Breisgau’da kadrosuz doçent olarak çalıştı.

• 1923-1928 arasında Marburg Üniversitesi’nde kadrosuz felsefe profesörü olarak ders verdi.

• 1927’de en önemli yapıtı Varlık ve Zaman yayımlanır (tasarlanan ikinci bölüm tamamlanamayacaktır) ve onu Karl Jaspers ile birlikte Alman Varoluş felsefesinin başlıca temsilcisi haline getirdi.

• 1928’de Freiburg’da felsefe profesörü olarak Husserl’den boşalan yere geçti.

• 1933’te Freiburg Üniversitesi’ne rektör seçildi.

• 1934’te rektörlük görevini bıraktı.

• Nasyonal sosyalist harekette yer almasından ötürü (1933-1945 arasında NSDAP üyeliği) Fransız işgal güçleri tarafından 1945’ten 1951’e kadar ders vermesi yasaklandı.

• 1952’de emekli oldu.

• 26 mayıs 1976’da Freiburg’da öldü.



Yapıtlarından seçmeler

 

 

Die Frage nach dem Ding (1962)

Nietzsche (1961)

Identität und Differenz (1957)

Der Satz vom Grund (1957)

Was heißt Denken (1954)

Einführung in die Metaphysik (1953)

Der Feldweg (1950)

Holzwege (1950)

Vom Wesen der Wahrheit (1943)

Hölderlin und das Wesen der Dichtung (1936)

Was ist Metaphysik? (1929)

Kant und das Problem der Metaphysik (1929)

Vom Wesen des Grundes (1929)

Sein und Zeit (1927)


Etkisi

Heidegger hakikati ve “Varlık”ta “özsel olan”ı – kabaca söylenecek olursa insanın varoluşunu- arayışında felsefe yapmaya son derece ciddi yaklaşır. Kavramların düşünmesinin önünü kestiğini gördüğü geleneksel metafizik bunun için aşılmalı ve düşünme temellerine geri götürülmelidir. “Varlık” böylece, sonlu, zamansal, gelecek endişesi ve ölüm bilinci tarafından belirlenmiş olarak kendini açar. Varoluşun bu çıplak temel sabitinin karşısında cesur olmak ve ondan kaçmamak, önemli ölçüde “Varlık”ın kışkırtmasıdır. Burada, önceden sahip olduğu Katolik inancını terk ettikten sonra Heidegger’de kalmış olan teolojik buyruğun bir kalıntısı görülebilir. Bu ayrıca, Heideger’in Nietzsche ve Hölderlin ile tartışmalarında ve nihayet teknolojik dünya eleştirisinde geliştirdiği varoluş felsefesine ilişkin temelleri de belirler.


“Varlık”ın ve onun “talepler”inin temelsizliğine inmek elbette buna uygun bir dili gerektirecektir. Bu dil kimi zaman “jargon” olarak nitelense de İkinci Dünya Savaşı’nın ardından uzunca bir süre kültür bilimlerinin ifade tarzına hakim olmuştur. Varlığın seyrek havası içinde bir rehber gibi hareket ettiği sürece bu dil hiçbir yere varmayacaktır elbette: Bu dilin her zaman mümkün olan hataları, yalnızca negatif olarak belirlenmiş varlığın açıklanmamışlığında kaybolur. Onun söylediklerinde onu izlemekten başka yapabileceğimiz bir şey yoktur. Bu dil, barındırdığı rehberlik etme tavrı, konuşmacısını halkın rehberi konumuna teşvik ettiğinde utanç verici bir hale gelir; tıpkı, öğrencilerini (ve aynı zamanda olabildiği ölçüde bütün bir kuşağı) dilinin etkisi altına alıp Üçüncü Reich’ın yoluna götüren Heidegger’in başına geldiği gibi. Heidegger’in dili bu açıdan, düzeltici öğelerden yoksun bir dilin baştan çıkarma gücünü gösteren öğretici bir örnektir. Heidegger’in ciddiyet felsefesi en başta, doğa bilimlerinin kavram dünyasına ve modern teknoloji ile medya dünyasının yabancılaştırıcı büyüsüne karşı durması nedeniyle günümüzde pek çokları için çekiciliğini kaybetmemiştir.

 
Theodor Ludwig Wiesengrund Adorno

Bir zamanlar geride bırakılmış gibi görünen felsefe yaşamdaki varlığını sürdürür, çünkü gerçekleşme anına henüz ulaşamamıştır.
Theodor W. Adorno


11 Eylül 1903’te Frankfurt’ta doğdu. Yahudi bir tüccarın oğludur.

1920-1924 arasında felsefe, sosyoloji, psikoloji ve müzikoloji eğitimi gördü. 1924’te Edmund Husserl üstüne tezi ile doktorasını verdi. Müzik eleştirmenliğine daha öğrenciliği sırasında başladı.

1925’te Viyana’ya yerleşti. Alban Berg’in yanında kompozisyon, Eduard Steuermann’ın yanında piyano eğitimi gördü.

1927’de Hans Cornelius’un yanındaki ilk doçentlik denemesini tamamlayamadı.

Yirmili yılların sonundan itibaren Frankfurt/Main Üniversitesi’ndeki Sosyal Araştırma Enstitüsü’nde gayrı resmi olarak çalışmaya başladı.

1931’de Paul Tillich’in yanında hazırladığı Kierkegaard üstüne çalışmasıyla doçentlik derecesini aldı.

1933’te ders vermesi yasaklandı. 1934’te ülkesini terk ederek İngiltere’ye gitti ve Oxford Üniversitesi’nde öğretim üyesi oldu. 1938’de ABD’ye göç etti ve New York’a taşınan Sosyal Araştırma Enstitüsü’ndeki çalışmalarına devam etti. Aynı zamanda Paul Lazarfeld’in Princeton Radio Research Project’ ine katıldı.

1949’da Almanya’ya dönerek Frankfurt/Main Üniversitesi’nde felsefe ve sosyoloji dersleri verdi, bunun yanında Horkheimer ile Sosyal Araştırma Enstitüsü’nü yönetti.

1959’da Horkheimer’in emekliliğinin ardından Frankfurt’taki Sosyal Araştırma Enstitüsü’nün müdürü oldu.

1961’de, toplum bilimlerinin yöntem sorunları üstüne Popper ile “pozitivizm tartışması” olarak bilinen tartışma başladı. 1968’den itibaren öğrenciler ile arasında şiddetli kavgalar oldu. Adorno 31 Ocak 1969’da polisi devreye sokarak Sosyal Araştırma Enstitüsü’nü boşalttırdı.

6 Ağustos 1969’da Visp’te (İsviçre) kalp krizinden öldü.

 


Yapıtlarından seçmeler

 

 

 

Ästhetische Theorie (posthum) (1970)

Negative Dialektik (1967)

Moments musicaux (1964)

Einleitung in die Musiksoziologie (1962)

Minima Moralia. Reflexionen aus dem beschädigten Leben (1951)

Philosophie der neuen Musik (1949)

Dialektik der Aufklärung; mit Max Horkheimer (1947)

Kierkegaard. Konstruktion des Ästhetischen (1933)


Etkisi

Adorno’nun erken dönem çalışmaları oldukça geniş bir ilgi alanına yayılmıştır: Felsefenin yanında psikoloji, sosyoloji, müzikoloji ve bestecilikle uğraşmıştır. Felsefi yönelimi her şeyden önce, insanı insanlıktan çıkaran kapitalizmin karşısında toplumsal bir hümanizmi savunan, Marksist toplum eleştirisinin entelektüel çevresinden esinlenen sosyal bir felsefedir. Siyasi eylemi zorunlu gören birçok Marksistin aksine tamamıyla bir filozof olarak kuramsal-eleştirel kalır. Bunun yanında özel ilgi alanlarında da eğitimli burjuvazinin bir üyesi olarak kalmıştır; yeni müzik çığırında bir besteci mi, yoksa felsefi denemelerinin şairi mi olmak istediği konusunda uzun süre karara varamaz.

Felsefi-eleştirel düşünme kaynaklarını proleter gerçeklikten değil, Hegel’in kavram kuramından alır. Hegel’e göre kavramın hakikati şundan ibarettir: Kavram –bir sistemin karmaşıklığı biçiminde- sonuna kadar düşünülür ve böylece kavram dünyaya –ya da: “gerçekliğine”- bir sistem içinde bütünüyle hakim olur. Fakat tam da burada, tutarlı düşünme yoluyla etkin gerçekliğin en sonunda kavramda –yani bu düşünmede- bütünüyle açıldığı fikrinde, bu idealist ilerleme inancında Adorno Hegel’e karşı çıkar. Adorno bu düşünmede, kavramın kendi “bütünlüğünü” etkin gerçekliğe dayattığını görür. Kavram totaliter olur ve böylece yanlış hale gelir çünkü etkin gerçekliğin anlarını ezer. Etkin gerçeklik ussal olarak hiçbir zaman bütünüyle kavranamaz, ussal kavramanın karşısında hep bir usdışı kalan olacaktır. Adorno buna “özdeş-olmayan” der. Bu nedenle Adorno “özdeş-olmayanın avukatı” olarak da adlandırılmıştır.

Kavram kuramı böylece model olarak egemenlik ilişkilerini yansıtır. Bu ilişkiler Adorno’nun toplum eleştirisini büyük ölçüde kamçılamıştır. Özdeş-olmayanın filozofu Adorno bu noktada ezilenlerin ve sistemin egemenliği altındakilerin avukatı olarak ortaya çıkar. Nasıl ki, özdeş-olmayanı silen kavram hakikat olmaktan çıkıyorsa, iktidar da toplumu oluşturanları, yani bireylerin tümünü bütünüyle belirlediğinde toplumsal ilişkiler hakikatlerini kaybeder. Adorno hakikat-olmayanın tohumunu daha o zaman metaların, kitsch’in ve tüketimin her yanı sarmasında bulmuştu. Egemen olan ile egemen olunan arasındaki bu gerilimli ilişki toplumsal anlatım biçimi olarak toplumun karşısında karşısav biçiminde duran sanatta bile, sanat yapıtı ile gerçekliğin, sunma ile sunulanın ilişkisinde yeniden bulunur.

Keskin ve aynı zamanda edebi açıdan yüksek bir etkileme gücü taşıyan kavramları her ne kadar belli bir süre akademik felsefe jargonuna egemen olmuş olsalar da bir ekol yaratamamışlardır, çünkü tarihsel maddecilikle birlikte Adorno’nun tarih felsefesinin öncülleri eskimiş, ayrıca filozof her yerde “yanlış” yaşamı teşhir ederek katışıksız bir dinsel ödün vermezlik göstermiştir. Biçem açısından incelikle işlenmiş denemelerinde Adorno düşünmeye büyüleyici bakışlar hediye etmiştir. Bununla birlikte bu düşünmeye ısınmak ise olanaksızdır.

 
Daha Fazla İçerik...
<< Başlangıç < Önceki 1 2 Sonraki > Son >>

Sayfa 1 - 2

Anketler

Sitemizde yayınlamasını en çok istediğiniz bölüm hangisidir?
 

Kimler Çevrimiçi

Şu anda 3 ziyaretçi çevrimiçi